25 Kasım 2010 Perşembe

kasımda malezya, mabul-kapalai-sıpadan-siamil

Sanırım az çok her dalıcın rüyası Sıpadan Adası. Ben halen içinde yüzüyorum o rüyanın, uyanmak gibi bir niyetim de yok.

Gözlerimi kapadığımda rengarenk her yer, suyun altındayım yine.

13 kasım öğlen saatlerinde uzun bir uçuşla başladık.
İstanbul-Kualalumpur ve Kualalumpur-Tawau uçuşlarından sonra otobüsle Semporna'ya geçiş. Havadaki nem o kadar fark edilir düzeyde ki boğazına fil oturmuş gibi zor nefes alıyor insan. Gerçi sonra aynı havaya bir alıştım, pir alıştım. Ne terleme kaldı ne nefes alma zorluğu :)

Semporna maalesef pis, yoksa gidene kadar her yer yemyeşil, doğa fışkırıyor desem yalan olmaz. Ama palmiye yağı kokusu ve özellikle pazar yerindeki pislik bizi çok etkiledi. Neyse ki bir gecelik konaklama sonrası sabah erkenden Mabul adasına transfer olduk hem de süper hızlı bir tekneyle. İndiğimizde çağanoz pavuryası gibi sallanıyordum :)

Mabul nefis ne diyebilirim ki...

Akşam yemeğinde bahçede gezinen iri comodo canavarı benzeri kertenkeleden korkmadım dersem büyük yalan. Ama diğer günlerde sadece daha küçük boylarını gördük.
Küçük dedimse cep herkülü, biz adadayken kaç tane köpek yavrusunu mideye indirdi de üzdü bizi. Aşağıdaki resimlerden birinde Sıpadan'daki bir arkadaş var, tavuk kemiklerini indirmiş mideye olmuş davul gibi.

Her gün üç/dört tekne dalışı yaptık. Yaz başından beri 20 dalış yapmıştım, bu 6 gün içinde gece dalışı da dahil 19 dalış yaptım. Hepsi de birbirinden harikaydı.

Neler görmedim ki.

Köpekbalıkları, hele bir leopar köpekbalığı ki peşinden az palet vurmadım.
Devasa kaplumbağalar, bir tanesinin yemek yiyişine de şahit oldum hatta. Dört bir yanımızda görülecek o kadar çok şey vardı ki, instructor bizi uyarmaya yetişemedi.

Bu kadar toz pembe değil tabi, ciddi akıntı vardı özellikle Sıpadan'daki son dalışımızda. Akşam bacaklarım tutuldu ağrıdan. Apo'nun çok kulaklarını çınlattım, iyi ki velocity paletleri aldırmış bana.

Yemeklerle aram çok hoş değildi maalesef. Sabah kahvaltıda noodle ve tavuk pek bana göre değil. Yanımızda kalıp kalıp peynir, nutella, tahin helvası,zeytin hatta bir kaç şişe rakı bile götürdük. Ekip çok hazırlıklıydı çok. Sucuk bile götürmüştük desem :)

Dönüşte hepimizin yüzü düşmüş vaziyette yine speedboat ile aynı güzergahtan döndük. Bu sefer Semporna'da konaklamadan, sadece Kualalumpur'da havaalanında 4 saatlik bekleme yaparak döndük İstanbul'a.

Pazartesi sabahı kapkalın bir sise indik. Pek zor oldu Anadolu yakasına geçiş. Akşama kadar dayandım yere düşmeden hem de çalışarak :)

Gece tabi yattığım yeri bilemedim söylememe gerek yok.

Gelişimin üzerinden o kadar gün geçti ama sanki sadece fiziksel olarak buradayım. Daha dün akıl edebildim eve ekmek almaya. Hafta sonundan önce de yemek pişirme faaliyetine bile geçemem.

O kadar araftayım.

Kalbim sende kaldı Sıpadan!

Görüntüler sırayla;
Semporna'dan Mabul adasına transfer. Yarı yolda gördüğümüz bu adada hepi topu 30 kişi yaşıyormuş.

Masmavi gökyüzü, pırıl pırıl deniz. Hız motoruyla yolculuk, yemyeşil, masmavi.


Bu da bizim "ağzı açık adam " . Benzemiyor mu?
:)


Mabul Adası, kaldığımız yer burası. Sahildeki şezlongdan çektim bu resmi. İskeleden jetty dalışı yapmak mümkün. Hatta gece dalışımızı da burada yaptık. Düşünsenize otelin iskelesinden dalış yapabiliyorsunuz. Ve nefis makro dünyası suyun altında. Öldüm de cennete geldim :)

Mabul adası, Borneo Divers konakladığımız resort. Güzel ve temiz bungalovlar, tertemiz bahçesi, havuzu ve güleryüzlü çalışanları. Sadece güleryüz değil hatta, hizmet etmekten gocunmayan, işlerini layıkı ile yapan bir sürü samimi insan.

Fakat bahçede kertenkeleler var, gece yürürken tüylerimiz diken diken !
Odalarımızdaki küçük kertenkeleler değil bahsettiğim, bahçedekiler hakiki canavar :)


Bu da Mabul ve Sıpadan adaları dalış noktaları. Hepsine gidemedik tabi artık kalanlar da bir dahaki sefere...


Bu da Sea Venture. Mabul Adası'nda. Jetty'den kısa bir bot yolculuğuyla dalışa gittik. Denizin üstü de altı da epey akıntılıydı. İlk indiğimde görüş o kadar kötüydü ki korkup yukarı çıkmayı düşündüm. Gözüm alışınca da devam :)

Mabul akşamları. Yemekten hemen sonra sahile koşmaca. Gitar, mis gibi hava. Ama yine de erken yatmalı. Hele bir de Sıpadan'da early morning dive varsa planlarda. Sabah 06:00'da jettyden hareket. 06:40'ta ilk dalış :)

Bu yol da adadaki bir başka resort'a gidiyor. Devasa ağaçlar ve her iki tarafında nefis botanik bahçesi. Çok bakımlı ve düzenli, ayrıca arazisi de çok çok büyük. Jurrasic Park'a düştüm zannediyor insan. Hafif karanlık ağaçlar yüzünden, az kaldı birinin arkasından çıkıp gelicek şimdi dinazorun biri.

Maalesef resortlar arasındaki köyün durumu iç açıcı değil. Kesif bir yoksulluk hakim. Yoksulluktan çok pislik ve o pisliğin içinde akıl almaz sayıda çocuk. Her aileye en az 10 çocuk düşüyor olmalı abartısız. Yine de gözlerinden mutsuzluk akmıyor. Ne de olsa bu adada lüks otomobillere ihtiyaçları yok, 5 m2 evlerine koyacak dev ekran televizyonlara da...



Efenim bu sabah şekeri de Sıpadan adası canavarı. Biz çaylarımızı yudumlarken o da yemek yenilen yerin etrafında voltada. Tabi koca göbeğini ne kadar kaldırıp da koşar bilemem ama daha yakından resim bekleyen varsa ben tutmayayım sizi. Siz gider benim için de daha yakın görüntü alırsınız artık :)

Hemen dip not. Mabul'de ilk akşam yemeğinde gördüğümüz minnak canavar buna rahmet okuturdu. Maşallah boncuğu eksikti bir tek yakasında.

Buraya kadar dayanıp da devam edenlere şimdi su altı resimleri. Bunları tabii ki ben çekmedim. Bu nefis görüntüler aynı takımdan Yasemin ve Emre'ye ait. İnternet alıntısı değil, yüzde yüz alınteri resimleri bunlar.


Bu kaplumbağa kardeş Sıpadan dalışından. O kadar çok gördük ki iyice şımardık. Hatta bir tanesinin yemek yiyişine bile şahit oldum. Resifteki sert oluşumu sanki lahana gibi çatur çutur yedi. Ben o yediği şeye tutunuyordum akıntıda, hesap edin sağlamlığını :)

Demem o ki pek fazla taciz etmemek lazım bu arkadaşları, sonra bizim de kolumuzun bacağımızın tadına bakmaya kalkarlar mazallah.


Bu ıhlaya tıslaya gelen de benim. Akıntı hem zorlayıcı hem de zevkli. Mutlaka buradan çok çok kuvvetli akıntısı olan dalış noktaları var. Ama ben ilk kez bu kadar akıntılı dalışlar yaptım. Üstelik son Sıpadan gününün 4. dalışı beni benden aldı. Tıknefes oldum palet vururken. Bir taraftan da gözlerim fıldır fıldır, aman bir şey kaçırmayayım diye.

Sağlık ver Tanrım bana, daha göremediklerim var, onları da gidip görmek için :)



Bu benim gördüğüm en büyük deniz tavşanı. Ama Yasemin de ne yakalamış hakkını teslim etmek gerek. Renklerin güzelliğine baksanıza.


Mabul ve Kapalai makro cenneti. Yüzlerce anemon ve nemo ailesi fotoğrafı var.


Şu resimdeki nemo ve diğer balıkların güzelliği bir yana, anemonların rengi, salınımları şaheser. yeşil,mor,beyaz...

Eldivenimin üzerinden parmağımın tadına bakmak için kocaman bir ısırık atan da bu arkadaş olabilir. Şaka değil, iyi ısırıyor keratalar :)


Bu da aile saadeti.

Bu minik de instructor Nexon'un ellerinde poz vermiş. Nexon ince ve zarif bir adam. İşini seviyor üstelik saygı da duyuyor. Olabildiğince dikkatli zarar verilmemesi konusunda. Zemine çok yaklaştığımızda uyardı hep bizi, farkında olmadan paletlerimizle biçmeyelim diye güzelim resifi. Hep iyi dalış liderleri gördüm ben. Burada da Apo var, hem eğitimi iyi hem de verdiği güven. Tahtaya vuralım aman :)

Bu narin de Kapalai'deki dalış noktasında. Anemon ve nemo cenneti Kapalai. Ama güvenlik beklemesine çıkmak üzereyken son noktadaydılar. Elimde basınç göstergesi, tüpümde kalan havada gözüm. Aklım onlarda kalarak yükseldim 5 metre beklemesi için.


Bu resim Sıpadan'daki ilk gün dalışımızdan. Baracuda Point. Nexon bir yunus gibi sürüyü bize çevirdi, sürü diyorum dikkatinizi çekerim. Belki de binlercesi. Biz mi onların içinden geçtik, onlar mı bizim içimizden? Rüya gibi...

Bu yakışıklı leopar köpekbalığı. En güzel resmi Emre çekmiş ellerine sağlık. Az palet vurmadım arkasından. Kendime adıma itiraf etmeliyim ki çok heyecanlandım. Bundan başka onlarca köpek balığı gördük ama gözüm leopar köpekbalığında kaldı.


Son gün dalışları Siamil adasında. Burada kumsal pireleri yoktu bizi ısıracak, rahat rahat çıkardık keyfini.


Bu kare de Siamil adasında gördüğümüz iki minik maymundan biri. Bizim ilgimizden yorulmuş korkmuş hali. Ahmet abinin ellerinde sakinleşecek birazdan.

Bakalım pruvamızda başka nereleri var.
Zaman gösterecek...

29 Ekim 2010 Cuma

sadece bayrak asmakla olsaydı...

dostlarım,

biz, 87 yıl önce bugün, fevkalade zor koşullarda kazanılmış bir Kurtuluş Savaşı'nın ardından, özgürlüğümüzü kazandık ve kendi geleceğimizi tayin hakkını elde ettik. Cumhuriyet'i yönetim biçimimiz olarak seçtiğimiz 29 Ekim 1923 tarihi, aslen, kendi geleceğini tayin hakkını kullanmanın pek gururlu tarihidir.

29 Ekim'in en önemli bayramımız olması, bu yüzdendir.

derim ki bugün, kapılarımızı, pencerelerimizi, sosyal ağlarda profilimizi bayraklarla donatırken bir de dönüp buzdolabımıza, evimize, topraklarımıza ve gazetelerin sayfalarına bakalım: doğal yaşamın, suyun, zeytinin enerji ve maden şirketlerine devredildiği, süt tozundan ete gıdamızı ithal ettiğimiz bugün.. sahiden geleceğimizi tayin hakkı bizim mi, hala?

geleceğimizi tayin hakkına hala sahip miyiz, düşünelim.

Cumhuriyet Bayramı bir bayrak asma ya da fırsat bu fırsat tatile gitme günü değil, fevkalade zor koşullar altında kazanılmış bir özgürlüğü muhafaza edip edemediğimizi düşünme günüdür.

hakkını verelim, dilerim.

hürmetlerimle,
D.

Yukarıdaki yazı sevgili Defne Koryürek'e ait, ben buradan aldım.

28 Ekim 2010 Perşembe

nar ekşisi,lor,siyah zeytin,kabak... bir de patlıcan turşusu


Annem ve babam bendeler, keyfime diyecek yok. Havam 1500...

Malum anneler ve kızlar birbirine kıyamaz, her gün en sevilen yemekler mevzu ediliyor. Konuştuklarımızı, planlarımızı biri duysa zanneder ki her gün yatılı 15 misafir var evde :)

Sağlıklı huzurlu olunca nasıl da her şey güzel görünüyor değil mi insanın gözüne. Ama en güzelini, tazesini hatta gerçeğini bulmak için de çaba harcamalı. Defne ne diyor (FSD) ; Gıda ucuz olamaz, üstelik cebinizdeki her kuruş da değerli. O yüzden satın aldığınız gıdanın temiz ve adil olması da gerek.

Mesela nar ekşisi geldi bugün. Dün de mis gibi çiğ süt.

Akşam evde yapılacak yoğurt, mis gibi. Sütün üstünde biriken krema kavanozdan alınacak ve kapta birikecek (derin dondurucuda) Mantara katılıp nefis makarnalar olacak, ya da domates çorbasına katılıp damak çatlatacak.

Direk üreticiye ulaşabiliyorsak ne mutlu, ama bunun için araştırmak da gerek. Pek çok arkadaşım vesile oldu, ben ulaştım sütçüme de Pınar Hanım'a da. Ve ben de vesile oldum başkalarının da onlara ulaşmasına.

Annem evde tabi, bugün pazara da gitti yağan yağmura aldırmadan. Laf aramızda babamı atlatmış giderken. Malum kadınlar erkeklerin alışverişte mızmızlanmasından şikayetçi.

Mis gibi kabak almış tatlı için. Bir de siyah zeytin almış, sele zeytini yapacak bana.
Geçen haftaki pazar alışverişinin sonucu da kocaman bir kavanoz patlıcan turşusu. Yanına mis gibi köyden gelen tarhana eşlik eder mi eder!

Tijen çınlasın kulakların!

Hepimize sağlık olsun, şifa olsun...

Demem o ki ne yersek o'yuz.

Not : resim internetten alıntı. nasıl güzel çalışıyorlar. illa emek istiyor bize ulaşana kadar.

8 Ekim 2010 Cuma

29 Eylül 2010 Çarşamba

caretta aşkına...


Hafta ortası oldu da ben ancak yazabiliyorum hafta sonu olanı biteni.

Cumartesi günü Çeşme Dalyan'dan yaklaşık 2 saat sürdü sanırım tekne yolculuğu orkinos çiftliğine gitmek için.
Çok güzeller, ama insanın içi cız ediyor onları dolap beygiri gibi kafeslerin içinde dönerken gördüğünde.
Heybetleri insanı ürpertiyor.
1 yıldız dalıcılar kafesin içine daldılar, kafes derinliği 30 metre olduğu için. Advance dalıcılar ise kafes dışına dalış yaptı, kafeslerin dışında derinlik 72 metre çünkü !
Ben de kafes dışında daldım, iyi ki öyleymiş bizim dalış liderimiz Apo'ydu çünkü. Aşağıda tam da kafesin en alt noktasında sanırım tedirginlikten nefes problemi yaşamaya başladım. Derinlik bu noktada 36,7 metre! Aşağıdaki karaltının büyükçe bir balık sürüsü olduğunu görene kadar iş işten geçti demek ki :)

Diyorum ya şanslıyım çünkü Apo var tam önümde. Yapıştım koluna, anlattım solunum problemi yaşadığımı. Birlikte kontrollu olarak çıktık yukarıya. İniş 30 saniye sürdüyse çıkış 6 dakika sürdü.
Korkmadım dersem yalan olur hem de büyük yalan. Ama Apo'ya ciddi olarak güvendiğim için ölüm korkusu değildi yaşadığım, yukarı çıktıkça kızgınlığa dönüştü.
Tam da kafesin altında kafamı kaldırıp kafes içindeki görüntüyü seyredecekken tutmuştu nefes yetmezliği :)
Oysa aşağıdakilerin orada durmak için 9 dakikası daha vardı. Dile kolay.

Psiliğinden bahsetmiyorum bile, çünkü çok pis çiftliğin bulunduğu yerde deniz. Görüş bulanık, deniz yüzeyi de yağlı vıcık vıcık :(
Yukarı çıktığımda korkudan eser kalmadı, hemen tüp değiştirdim bir sonraki gün dalışı için.

İkinci gün kurtardı bütün keyfimi.

Sabah "yatak odası" dedikleri dalış noktasına daldık. Ama hava patladı patlayacak bu arada. Deniz suyu ise sıcak. İçlik giymeye ne hacet. Güzel dalış oldu, güzel bir vadi, açık bir mağara. Bitişinden sonra diğer noktası için demir aldık. Dalgalar epey bir zorladı, bana sorarsanız çok da keyifliydi teknenin tos vurması.

İkinci dalış noktası "no name". Burası ise kayıtlara ilk caretta gördüğüm yer olarak geçti. Büyükçe bir papağan balığına yöneltmişken dikkatimi şans bu ya hafifçe başımı kaldırınca gördüm. Heyecanla badimin ve Apo'nun paletlerine yapıştım göstermek için. Gözlerimin fincan kadar açıldığını söylüyor badim :)

Bizi görüp de o koca cüssesine rağmen hışımla açık denize depara kalkana kadar seyrettik o güzelliği. Süzülüp gözden kayboldu saniyeler içinde ki en arkadaki dördüncü kişi göremedi bile !

Demem o ki aşık oldum :)

21 Eylül 2010 Salı

bu yaz gezdiğim kadar gezmedim desem


Vallahi yalan olmaz.

Dün dalış defterine son eğitim dalışının kayıtlarını yaptım, 20 dalış olmuş. Bu da demektir ki 5 hafta sonu dalış için yollara düşmüşüm.

Cuma akşamından pazartesi sabahı işe dönene kadar neredeyse durmaksızın bir hareket. Cumartesi akşamı otelde kalıp da dinlenmesek neredeyse hep hareket halinde.
En geç perşembeden bavul hazır, dönüşte bir çamaşır furyası, hepsini kurutmaya uğraş. Koskoca paletleri, dalış elbisesini tuzundan arındır yıka, balkonda kurumaları için yer bul, sonra hop yine bavula.

Ama ne gam, bu yaz olduğu kadar sinirlerim ipek gibi, kafam billur gibi bir zaman daha geçirmedim.

Pazartesi sabah geliyorum ofise, cumaya kadar devam ediyor bende 32 diş sırıtma durumu...
E artık kışın da mutfağa girer, yoğurt mayalarım ekmek yaparım. Zaten mart ayında da yine tohum çimlendirme işleri başlayacak.
Sağlık diliyorum hepimize !!!

Gelelim hafta sonu komando eğitimine.

Bakmayın öyle dediğime, rutin "advanced open water diver" brovesi alabilmek için gerekli becerilerin yaptırıldığı eğitim dalışlarıydı.

Derin dalış kısmı en keyiflisiydi. 34 metrede o kadar iyi hissettim ki kendimi, bir de dalış yaptığımız nokta mercanların da olduğu ve "deli mehmet" dedikleri dalış noktası olsaydı keşke. O zaman katmerlisi olurdu işte. Neyse artık kısmet o da bir sonraki sefere. ( gerçi derinde toplama işlemi yapıyorsunuz, azot sarhoşluğunu kontrol etmek için, elde var bir aşağıda olmuş elde var iki. benim işlem yanlış olmuş :) nereden aldın o mühendis diplomasını derler adama )

Elde pusula, deniz altında kayıp cisim de aradık. Saklanan ağırlık kemerini bulduk ve hava ile şişirilen bc dediğimiz yelekle yukarı çıkarttık. Ben bu esnada regülatörden hava alıp yeleğe hava basarken bol bol da su yuttum, cabası.

Mükemmel yüzerlilik var ki beni görmeniz lazımdı kesin çok gülerdiniz. Herhangi bir anda hoca hadi yap bakalım diyor ve yelekteki havayı ayarlayarak, nefes alış verişlerini düzenleyerek hiç hareket etmeden aynı seviyede asılı kalmaya çalışıyorsunuz.

Tamam ben de kalıyorum asılı ama paletler havada, kafam aşağıda. Güneş ışığını görebiliyorum sadece, ayaklarım aşağıda durmak nasip olmadı daha, en son yatay olarak durabildim. Düzelecek zamanla ama ben gülmekten çeviremiyorum ki kendimi.

Bu hafta sonu Çeşme'de orkinos çiftliğine dalış var. Kafeslerin derinliği 30 metre civarı. Kafeslerin içine dalış yapacağız. Tur detayındaki ifadeye bakar mısınız? " Çay tabağı kadar gözlerle karşı karşıya gelmek "

İnsana bir zarar vermesi düşünülemeyen bu muhteşem balıklarla aynı ortamda olmak ve çay tabağı kadar gözleriyle göz göze gelmek unutulmaz bir tecrübe

Cumayı iple çekmekteyim :)



10 Eylül 2010 Cuma

kış hazırlığı hatta peynir denemesi


28-29-30 Ağustos Marmaris Selimiye dalışı vardı. Selimiye cidden nefis bir yermiş.
Sit alanı ama yalandan değil, yöre halkı tarafından korunuyor. Pansiyonumuzun önünden çakıl taşlarından denize giriliyor. Su pırıl pırıl.

Hatta o kadar temiz ki, ben hiç bu kadar temiz suyu olan iskele/çekek yeri görmedim. İskeleden tekneye binerken denizin berraklığı vuruyor adamı.

Bir de su soğuk olsa. ( Sabah 06:20, güneşin doğuşunu karşılamak için sudayız. Arkadaşım dalış bilgisayarına inanamıyor. Su sıcaklığı 29 derece)

Ama hepsi bir arada olmuyor işte:) Su soğuk olsa bu sefer o kadar berrak olmayacak, ama daha fazla deniz canlısı görme şansımız olacak.

Tabi insanlar deniz canlılarına hiç zarar vermiyorlar ya!!!

Bu hafta sonu da Ayvalık var, ama bu sefer "advance open water diver" olmak için gidiyorum. Yani bir üst yıldıza geçmek için sınav var bu hafta sonu.


Geleyim evde yaptıklarıma.

10 kg pembe domates aldım, kabuklarını soymam zaten hiç domatesin; doğruca rondoya. Buzdolabı poşetlerine bölüştürüp hemen derin dondurucuya.

Kış olunca o soğuklarda mis gibi kokan tarhanalar pişecek. Başkaları seradan aldıkları plastik domatesleri dişlerken, ben gerçek domates rendesi ile lezzetli yemekler yapacağım :)

Derin dondurucu için bir de nefis bamyalar tabi, olmazsa olmaz. Nar ekşisi ile pişmek için hazır kuzu kuzu yatıyorlar dondurucuda.

Haftada bir gün Aysun Hanım'dan taze çiğ süt alıyorum ya, bu sefer peynir denemesine giriştim.
Cahide Hanım bu linkte detaylı olarak yaptıklarını anlatmış. Ben de 5 lt süt ile ilk denememi yaptım. Deniz tuzu ile salamurasını da yapıp 3 ay süre için beklemek gerekecek ama. Bakalım 3 ay sonra sonuç ne olacak?
3 ay beklemek de şart bu arada, koruma süresi deniyor buna. Sütten geçmesi muhtemel hastalıkları önlemek için.

2 Ağustos 2010 Pazartesi

akya görmeden gelmedim

Bu sabah 3:30'da düştüm İstanbul'a. Düştüm diyorum çünkü rüyadan sarsılarak uyandırılmak gibi.

Bodrum su altı nefisti. Sadece 3 dalış yaptım ama gördüklerim mest etti.

1. dalış Bodrum Kaçakçı. Eğitim dalışlarından sonra nihayet balık görebildim. Çok güzel, nefis su, görüş mesafesi harika.

2. dalış Büyük Resif.
Büyük Resiften çıkarken ağlaya mızıldana çıktım. Deniz altında herkes birbirine bir balık işaret ediyordu. Bir ara hocaların tamamından shaker sesleri gelmeye başladı. Nereye kafamı çevireceğimi şaşırdım. Bir taraftan da içimden geçiriyorum " Nalan, yaptın gene bi hata. Kimbilir hızlı mı yükseldin, ya da badinin yanından ayrıldın. Hocalar atacak sana fırçayı" diye.
Meğer altımızda kocaman orfozlar, lagoslar dans ediyor. Birbirimize işaret etmek için savaştık, hiç birini kaçırmayalım diye.
Yukarı çıktığımızda 32 dişimiz birden görünür vaziyette, mest haldeydik. Hani derler ya "bi arkadaşa bakıp çıkıcam " diye. Öyle bir bahane uydurup geri dönmek mümkün olsaydı keşke !!

3. dalışta 2 kg fazla ağırlık ve ağır tüp yüzünden dipten kalkamadım bir türlü :) Debelendikçe kesildim, geri dönmek zorunda kaldım. Badim beni tekneye bırakıp geri döndü. Döndüklerinde bubble'lara gelen akyaları anlattılar. Etraflarında yüzmüş akyalar. Üzülmedim dersem yalan olur, ama çıkar çıkmaz hazırlamıştım tüm ekipmanları. Ağırlık ceketini değiştirdik, daha küçüğünü ağırlıkla hazırladım. Tüp değiştirdim, hazır bekledim, pes etmek yok!!!

4. dalış Küçük Resif'e. Envai çeşit balık, sürüler halinde. Deniz yıldızları, hatta mor renkli deniz tavşanı. Ödüm koptu yaklaşırken, ezer de heder edersem diye o güzelliği. Kayalara doğru yukarıya bakarken manzara müthiş. Hem güzellikten başım döndü hem de nasıl çıkarız şimdi amma derin diye de içimden geçmedi değil. Bir kovukta baba orfozun peşine düşmüş hocamın arkasından ben de gidiyordum ki, hop dedim kendime. Ne işin var o kovukta, dur bakalım :)
Geri dönüşte yüzeye yakın beklemeler delirtici. Aklı aşağıda kalmış vaziyette, elin basınç göstergesinde. Hala hava var, zaten çok az kaldık aşağıda diyorsun. Külliyen yalan.
39 dakika kalmışız, ama bana inanın 15 dakika bile sürmedi sanki.
Üzlüyordum ya batığa gidip de akyaları göremedim diye. Kayalardan başımı çevirip de açık denize doğru bakınca gördüm. Evet deniz altında cisimler büyük ama avcı palavrası gibi başlasam şimdi, dev gibiydiler.
Heyecandan elim kolum durmuyor, yükselicem yukarıya. Allahtan badim tuttu beni :)

Bodrum'un kara tarafından hiç bahse gerek yok bence. Merkezdeydi kaldığımız otel. Alt tarafı dondurma yiyelim dedik yemekten sonra, sefillikti çektiğimiz. Kalabalık kelimesi çok kibar kalacak gördüklerim karşısında. Tepeleri bile traşlayıp her yeri betona çevirmişler. Beyaza boyamakla günah örtülmüyor...

Velhasıl kelam denizin altı üstünden kat kat güzel. Aklım da gönlüm de oralardı kaldı.

30 Temmuz 2010 Cuma

akyalar bekler


Bodrum'un en güzel dalış noktalarından Büyük Resif ve Küçük Resif'de orfoz, barakuda ve akyalarla yüzmeye, Dakota ve Pınar1 batıklarını keşfetmeye ne dersiniz?

demişler.

ben de çağrıya uyup gidiyorum :)



29 Temmuz 2010 Perşembe

gerçek sütten gerçek dondurma


uzunca süredir benim dolabıma hazır dondurma girmiyor.
küçüklüğümde yediğim gerçek dondurmanın tadını alamadığım gibi zaten bu hazır zerzevatın da sütten yapılmadığını biliyorum.
itiraz edecek olanlara sorum basit. 1 lt dondurma nasıl o paraya üretilir,dağıtılır,satılır üstüne bir de akıl almaz kar edilir?
Aysun'un çiftliğinde dondurma makinasında yapılışını gördüm, gerçek olmaları mümkün değil o hazır şeylerin.
Neyse ki gerçek süt ile gerçek dondurma üretenler var. Aysun verdi müjdesini.
Burada da haberi.

En iyiler listesinin en yenisi Dondurmacci, Caddebostan’da geçen ay açılmasına rağmen hemen sevildi. 30-40 çeşit dondurma üretiliyor. 16 kişilik bir salon olarak da hizmet veriyor. Klasikler arasında çikolatalı, portakallı konyak ve sütlü dondurma çeşitleri sayılabilir. Daha maceracı ruhlarsa güllü, mesir macunlu ve limon-ginger ve armutluyu deneyebilir. Sabah 11.00’den gece 01.00’e kadar uğramak mümkün. Topu 3, kilosu 25 lira. (216) 467 34 80 İSTANBUL
Bu akşam ben kalite kontroldeyim :)

not : 29 temmuz akşamı kalite kontrol yapıldı: Ev yapımı dondurma. Çikolata portakal kanyaklı ve sakızlı dondurma yedim. Özellikle sakızlı dondurma pek başarılıydı.
Ckm'nin orada Marmaris Büfe'nin yanında.

27 Temmuz 2010 Salı

sabun,şampuan,deri kanseri

Yukarıdaki kelimeler aynı cümle içinde kullanılır mı diye düşündüm.
Aşağıdaki metni okuduktan sonra bakalım siz ne diyeceksiniz.

Not: Mine Hanım'ı ben pembe domates ağı'na girdiğim ilk yıl tanıdım.
Sadece işini yapmaya, onu da düzgün yapmaya çabalıyor biliyorum. Arazisinin ortasından geçen yol yüzünden kaybettiği bitkileri için içinin yanmasından belli.

Katılıyorum kendisine, bu mektup kesinlikle bir ödül!

Mine Hanım'ın sitesinden;

Dün beni çok duygulandıran bir mail aldım.Sevdiğim bir arkadaşımın kardeşinden geldi.
Ona bir kaç ay önce küçük bir hediye paketi göndermiştim ablasıyla.Bir operasyon geçirdiğini duymuştum.Sonra iyileşti,işine başladı dedi ablası.
Pazartesi günü bana bir mail göndermiş kendisi.
Onun izni ile mail'ini buraya kopyalıyorum.


Sevgili Mine,

Nisan ortalarında dizimdeki ben’e melanom teşhisi konulmasi, biyopsi, arkasından ameliyat, derken “gözün aydın erken teşhis sayesinda ucuz atlattın” müjdeleri bizi önce çok sarsmış, sonra da hem sevinçli, hem de kafamızda bir sürü soru işareti ile kalakalmıştık.

Doktorlar cilt kanserlerinin son yıllarda çok fazla arttığını ama kesin nedeninin bilinmediğini söylüyorlar, olası üç sebep olarak da son yıllarda artan kimyasal ürün kullanımı, güneşin zararlı ışınlarının artması ve vücudun bağışıklık sisteminin zayıflamasını gösteriyorlardı.

Ameliyat sonrası bacağımdaki atel ile yatarken ablam senin hediye olarak gonderdiğin zarif sabun ve şampuan paketini getirdi. O zamana kadar benim doğal ürünler konusunda pek de olumlu düşüncelerim yoktu. Daha önce piyasada “doğal” diye satilan birkaç ürünü deneyip bir sonuç alamayınca tüm bunların pazarlama stratejisi olduğuna karar vermiş ve marketlerde satılan kozmetik ürünlerini kullanmaya devam etmiştim.

Yarı hastalık korkusu, yarı ablamın inançlı ısrarları sonucu gönderdigin sabunu ve şampuanı kullanmaya başladım.

İnsanın cildinin şampuana alışması diye bir şey varmış herhalde ki, ilk kullandığımda cildimde hissettiğim şey eskiden market şampuanlarını ve sabunlarını kullanırken hissettiğimden çok farklıydı.

Şimdi o hissi şöyle tanımlayabilirim : Market şampuanları ile yıkandıktan sonra kendimi deterjanla yıkanmış bir bardak gibi gıcır gıcır hissediyordum. Cildim tüm yağlardan arınıyordu. Oh ne güzel temizlendim diyordum. Yalnız, normal olduğunu zannettiğim bir şey daha vardı ki o da cildimin aşırı kuruması, özellikle dirseklerime ve topuklarıma sürekli krem sürmeme rağmen bu kuruluğun düzelmemesi problemiydi.

Senin yaptığın şampuanı daha ilk kullandığımda farklılığı hisstetim. Cildim önceki gibi gıcır gıcır değildi. Eskiden kullandığım şampuanlara o kadar alışmıştım ki bunun iyi mi kötü mü olduğuna tam karar veremedim. Sonra hatırladım. Bu his eskiden annem bizi beyaz sabunla yıkarken hissettiğimle aynıydı.

Bir süre sonra artık vücuduma krem sürmeye gerek kalmadığını farkettim. Daha daha sonraları ise topuklarımın çatlak, nasırlaşmış kenarlarının yumuşadığını gördüm. Biraz reklamvari bir cümle olacak ama üç ay içinde gerçekten “Vücudum nem ve yağ dengesine kavuştu”.

Sana ve ablama teşekkür borçluyum. İyi ki beni bu ürünlerine alıştırdınız. Piyasadaki her “doğal” ürün doğal olmayabilir ama doğal olanı bulunca da vazgeçmemek gerek. Artık başka bir sabun veya şampuan kullanırsam tekrar hastalanacağım gibi geliyor.

Umarım bu mektubumu okuyanlar da vücutlarını kimyasallardan korumakta geç kalmazlar.
Teşekkürler Mine, iyi ki böyle bir işe girişmişsin

N. S.

İşte bu da benim ödülüm oldu.
Beni çok sevindirdi,sizinle de paylaştım..
Ben biraz sonra Tuzla'ya gidiyorum..
Sağlıcakla kalın..

16 Temmuz 2010 Cuma

akkuyu mu bir dipsiz kuyu mu?

Akkuyu'ya nükleer santral yapımı ile ilgili yazıyı Pembeli Dünyam tam metin olarak ve linki ile birlikte vermiş. Gazete haberini okumak için buradan tık.

Öfürdeyerek yazacak pek çok kelimem var, hatta bir kısmı benim oto sansürümden de geçmeyecek kuvvetle muhtemel. O yüzden bunlar yerine şu aralar okuduğum Asi Asi... isimli kitaptan şu satırları dökmek istiyorum.

....

Evin alt katında, ahırın bitişiğinde küçük bir mutfağı, yanında da koca bir bakır kazanın gömülü olduğu bir ocaktan ve bir kurnadan oluşan, tabanı gerçek mozaik kaplı küçük hamamı var. Eve kadar bir arktan gelen dağ suyu, mutfağın altından geçiyor, odanın tam ortasında açılmış dört köşe bir defter büyüklüğündeki delik, suyu kolayca alabilmek için kapı görevi görüyor. Ömer Azmi, ilk iş olarak o deliği kapatıyor. Özürlü bedeniyle bir şeyleri tutamayıp, elinden düşer diye korktuğu için. Bu kadar berrak dereciği kirletmeye nasıl kıysın?

Bu suyu ihtiyacı olan herkes alır, havuzunu, küpünü, kazanını doldurur; ama kimse içine bir kibrit çöpü, bir yaprak bile atmaz. (*) Suyun kirletilmeyeceği inancı dolaşıma izin veriyor. İnsana duyulan güvenin bin yıllardır saygıyla sürdürülen örfü böyle. Ömer Azmi bu örfü biliyor, uyacak. İnsanın insana en büyük saygısının kanıtı, bütün evleri dolaşan açık bir akarsu. Ömer Azmi, o karanlık günlerinde, tek buna dikkat ediyor. Sonbaharlarda yapraklar suyun üstünü örtüyor. Baharlarda yağmurlar bulandırıyor. İnsan kirinin bulaşmadığından emin olarak kullanılıyor su. Herkes, kendinden önceki evlerdeki komşulara güveniyor, kendinden sonra gideceği evler halkının da güvenlerini hak ettiğinden emin duruyor.
....

(*) kimsenin bir çöp dahi atmaya kıyamadığı açık bir su kaynağı ! öncekine duyulan güven, sonrakine gösterilen saygı.

Bu satırları ilk okuduğumda tüylerim diken diken olmuştu. Aynı ilk kez Olympos'ta tapınağa doğru yürürken ensemde hissettiğim ürperti gibi.

Sanırım devlet adına karar verecek her nevi bürokrat, politikacı vs vs zatı muhreteme bir test yapmalı. Bu satırlardan etkilenmeyecek olanları ya da içten içten dalga geçenleri tespit edip bir dipsiz kuyuya atmalı. Belki o zaman kurtulur Akkuyu'lar. Kim bilir?

not : Asi... Asi ( Ayla Kutlu - bilgi yayınevi - birinci basım ocak 2010 - 540 sayfa )
denizin altında yeterinde zaman geçirdiğime kanaat getirdikten sonra sanırım ilk yapacağım iş bir antakya ziyareti olacak.

o yüzden sindire sindire okumaya çalışıyorum. gittiğimde bir de araba kiralamak şart, görülmesi gereken çok yer var - canlarına okunmadan evvel...

7 Temmuz 2010 Çarşamba

sonunda çıktım karaya

Hayır geleli çok oldu da ben daha tam çıkamadım karaya. Bir kaç kez daha gitsem sanki ayaklarımda perdeler çıkacak korkmaktayım.

Pazartesi sabah 05:15'te döndüm evime ama aklım kaldı suyun altında. Sürüne sürüne ofise gelmek de cabası :)

Cumartesi ve Pazar günü ( 03-04.07.2010 ) eğitim dalışı için Çeşme Dalyan'dan açıldık çok güzel bir ekiple. Hem tekne ekibi, hem dalış ekibi iyiydi. Eminim her zaman böyle uyumu yakalamak kolay olmuyordur.

Deniz altındaki becerilerden önce çok korktum kabul ama sonra zorluk dereceleri arttıkça kendime gülmeye başladım. Maskesiz gözler açık 1 dakika solunum şeysini kameraya çekseydik benden iyi korku filmi malzemesi olurdu bahse girerim. Kimbilir nasıl pörtlettiysem gözlerimi burnumdan su girmeye başlayınca, birlikte daldığım arkadaşların elleri ayakları buz kesti :)

Bir konu var, onu da iletmeden geçmeyeyim. Dalış ekibi yani hocalar bu eğitim konusunda çok ciddi çalıştılar, haklarını teslim etmek gerek. Biz defalarca pes ettik, ama peşimizi bırakmadılar. Başarıncaya kadar uğraştılar bizimle.

Dalış ciddi konu, dalgaya gelmez mutlak. Ekip sağlam olunca inanın öğrenci de rahat. Kendini teslim ediyor hocaya.

Apo Hoca'nın gözleri gözümün önünden gitmiyor yahu. Ben aha boğuldum gidiyorum derken o bana sakin olup ağzımdan nefes almamı teskin etmeye çalışıyor. Ne zor iş, sonradan üzerinde düşününce daha da büyüyor gözümde işinin ehli oluşu. Saygılar bizden!

İpek kah platformda malzemeler için fır döndü kah her türlü soruya yanıt vermeye çalıştı. Sabrına hayran olduğumu belirteyim.

Demem o ki ben halen başka diyardayım. Arayı da çok açmayacağım. Bundan sonra sanırım sıra Bodrum'da. Gerçi siteden şu yazıları da okuyup alemlere dalıyorum ya bakalım kısmet. Ben de gider yazarım heyecan içinde belli mi olur?

1 Temmuz 2010 Perşembe

Hintli sevgili edinme sorunsalı

Bir kaç yıl önce izlediğim bir filmde Pakistanlı ve Hintli oyuncular halen gözümden gitmezken pat diye Zeynep'in sayfası çıkmaz mı yine karşıma? ( İçimi okuyor kesin, sadece iyi fotoğraf çekmiyor bu kız )
Dirsek teması izlemek lazım Zeynep'i. Ne de olsa o gidiyor Hindistan'a.
Değil mi ama?
:)

8 Haziran 2010 Salı

iki haftalık raporumdur

15 gün önce artık klasikleşen kiraz yeme şenlikleri kapsamında memleket yolları. Mis gibi yemyeşil yollar, güzelim yeşili katletmese bir de yurdum yöneticileri !
Kirazlar olmuş sayılır. Daha bal gibi değil ama dalından. Hatta kolunu uzatıp yeme kıvamında. Yine de gözümüz doymadı. Merdiven tepesinde epey cambazlık yaptık :)

Kolunu uzatıp alabilirsin demiştim yalan değil. Anneannem için sandalyeyi koyduk ağacın altına. Kendisi de kuruldu padişah gibi. Dinlene dinlene yuttu kirazları.


Bu da çilek öbeği.

Yabani otlar temizlenince çıkmış garibanlar ortaya. Otlar bürümüşken görünmüyorlamış ortalıkta.( Önceleri ayrık otlar için zehir de kullanıldı, traktörle sürüldü de :(
Müdahele etme şansımız yok tabi. Sadece uyardık aman yapma zehir kullanma diye ama tecrubeyle öğrenilecekmiş demek ki. Zehirin bu ayrık otlarda hiç işe yaramadığını bizzat yaşayıp gördüler. Önce zehirle azalırmış gibi yapan otlar, bir vakit sonra azarak kudurarak geri geldiler. Şimdilerde seçilen yöntem, ucunda misinalı kesme sistemi olan ot biçme makinası. Elektrikli olanını almışlar, takıyor askısıyla omzuna. Keserek kısaltılıyor otlar. Zehirsiz, geçici ama en azından ne toprağa var zararı ne de faydalı kuşa böceğe :)



Gördünüz mü çilekleri ?
Tadını söylemiyorum bile, tanımlamak mümkün değil çünkü, o kadar yani !


Anneciğimin ektiği enginar. Kabuğunu gömmüş. Çiçek açtığında ise köyün kadınları toplanıyormuş, bize de o çiçekten verin çoğaltalım diye :)


Ve tabi asıl bahçeye gelme amacım. Pembeler köyde yerlerini aldılar. Trenle teyzeme taşıdım fideleri, oradan sonrası arabada seyahat. Sadece 1 fide kaybettik, geriye kalan 15 fide yerlerinde. Kardeş kırmızı domatesler, biberler, patlıcanlar, fasulyeler, kabaklar, mısırlar, naneler ve tüm diğerleriyle bu helva gibi güzel bereketli toprakta.

Dönüş yolunda Trilye'ye saptık. Deniz otobüsü biletini önceden alınca hızlı hızlı geçtik tabi. Mis gibi akan çeşmeyi görseniz benim gibi gözleriniz yuvalarından fırlar.
Ama keşfetmiş yurdum insanı burayı da, yol boyunca neredeyse köy evlerinin yarısı satılık :(
Keşfettiğinin içine edip posasını sıkmak zorunda mısın insanoğlu ?
Üstelik öyle çok zarar veriyorsun ki doğaya, sonuç yanlış ıslah edilen dereye düşüp kapılıp giden bir gariban temizlik işçisi oluyor. Ucuz atlattık diyebiliyor sonra yurdum yöneticisi ! Taşa tutmak lazım sizi ya...

1 hafta geçtikten sonra dönüşten 1 hafta da izin kullandım.

Gündüz vakti sokakta gezmek ne keyifmiş :) Eminönü, Ikea, sahili bol bol tavaf ettik.

Bu akşam ilk iş günü sonrası moral bulmak için sufle yaptık. Dün akşam hazırlayıp dolaba, akşam yemekten sonra da fırına.
Babam bir yudum yiyecekti güya. 1 tam sufleyi yalanarak götürdü, sonra da daha sıvı kıvamlı olsa iyiydi, kek gibi olmuş deyip benden öğrendiğini bana sattı.

Boş sufle kabına bakakaldım.

Besteeee, şerefine !!

26 Mayıs 2010 Çarşamba

çalışma şartları mı kölelik düzeni mi?

Yalnızca 4 saat dinlendikten sonra yeniden direksiyona oturan sürücünün kullandığı tur otobüsü, 15 metre yükseklikten uçtu: 16 ölü, 25 yaralı ( 25.05.2010 )

Peki, suçlu;

- uyuyan otobüs şoförü mü?

- 3 günlük şofördü zaten diyerek tur operatörünü aklamaya çalışan "bir kısım medya" mı?

- 21:45'te kontak kapayan şoförü 02:45'te kontak çevirmeye mecbur eden, hatta işten kovmakla tehdit eden tur operatörü mü?

- takometreleri düzenli kontrol etmesi gereken ekiplerde mi?

( rastlantı demeyin gözünüzü seveyim, kazada hayatını kaybeden rehber yine aynı bölgede bir kaza daha geçirmiş o kazadan sağ olarak kurtulmuştu. yaz aylarında bu kazalar sürekli tekrarlanıyor. ama toplum hafızamız balık hafızasını mumla aratır )

- ?

20 Mayıs 2010 Perşembe

taşeron

taşeron yerin yarım kilometre altına girip ölecek aranıyor...
son gönderilen 30 ( yazıyla otuz ) gitti, yerine yenileri aranıyor !

Kanser yapan tatlandırıcıya ithalat izni

- İthalat iznini verenleri bilimum eşekler tepsin diyorum, en fazla bu kadar kibar olabildim, affola...


Başta Amerika ve İngiltere olmak üzere birçok ülkede zararları kanıtlandığı için yasaklanan "siklamik asite" ithalat izni verildi.

ANKA

Ankara- Dış Ticaret Müsteşarlığı'nın Yüksek Yoğunluklu Tatlandırıcıların İthaline İlişkin İthalat: (2010/4) Sayılı Tebliğde Değişiklik Yapılması Hakkında Tebliğ'i Resmi Gazete'de yayımlandı. Yayımını takiben 15'inci gün yürürlüğe girecek olan tebliğe göre, 2929.90.00.00.17 Gümrük Tarife İstatistik Pozisyonlu "siklamik asit" madde isimli ürüne ithalat izni verildi.


Kanser yapıcı etkisi var

E952 kodlu yapay bir tatlandırıcı olan "sikmalik asit", sodyum ve kalsiyum tuzları "siklamat" adı altında yapay tatlandırıcı olarak kullanılıyor. Renksiz ve kristal toz halinde ekşi-tatlı tada sahip olan siklamik asit, suda ve etanolde çözülüyor. Sükrozdan 40 kat daha fazla tatlandırıcı özelliği olan madde kanıtlanan zararları nedeniyle birçok ülkede yasaklandı. Vücuttaki dönüşümü ve metabolizma ürünlerinin kanser yapıcı etkisi olduğunun bilimsel olarak kanıtlanan bir tatlandırıcı olan "siklamat" migren ve diğer reaksiyonlara neden olduğu biliniyor. Fare testis ve embriyolarında yapılan testlerde hasara neden olmuş ve kansere yol açtığı için Amerika ve İngiltere başta olmak üzere çok sayıda ülkede kullanımı yasak.

Not : Haber www.cumhuriyet.com.tr sitesinden ( 20.05.2010 )

19 Mayıs 2010 Çarşamba

gece gece



Bu son becerdiğim cevizli ekmek faaliyetimin sonucu işte.
Hecha tencere mini cook içinde pişti. Tencere küçük olduğu için ( 1.700 ml kadar ) toplam 3 bardak un ölçüsüne tam uygunmuş. Denendi onaylandı.
Soğuduktan sonra çıkartılıp dilimlenecek, yani tadım işlemi yarın sabaha kısmetse. Cafe Fernando Cenk'in yaptığı gibi nefis tatlıları tuzluları pişirip de konu komşuya dağıtamam, ekmeği ben lüpliycem yağma yok.
Zeynep'in Yeri'ne uğradınız mı bu ara?
Kesin büyücü bu Zeynep. Makinanın arkasından nasıl büyülemiş Alaçatı'daki o köpeği? Sanki canlanıp suratımı yalayacak zibidi.
Şahsen Dr.Jose tefrikasının devamını beklemeye geçtim bile. Bir iki damla yaş yuvarladım gece gece ilahi büyücü...
Mutlaka bakın mutlaka !

10 Mayıs 2010 Pazartesi

şaşırtma


Pembe domates fidelerini şaşırttım cumartesi günü. Şaşırtma ile kökleri zedelemeden, fidenin gövdesinden tutmadan, yapraklardan tutarak fide poşetlerine aktardım yani. Bu şekilde fideyi güçlendirmiş oluyoruz. Bundan sonra bahçeye/büyük saksıya geçecekler.
Yukarıdaki resim şaşırtmadan önce fidelerin toplu halde görüntüsü.


Fide poşetlerine ayrılmış pembe domatesler babaannemin yarım asırlık belki daha yaşlı tel dolabı üzerinde. Üniversiteyi kazanıp da ayrı evde yaşamaya başladığımdan beri göz koydumdu, en sonunda bu eve taşındıktan sonra sırtlanıp getirdim. Basitçe bir zımpara biraz da vernik işi var. Tembelliğimi yenersem bir günde halledirim sanırım.

Sabahtan bolca çay keyfi yapılan masanın üstünde de kalan fideler. Diğer kaptakiler biber fideleri. Çok daha geç çimlendikleri için biraz daha beklesinler, onları belki de şaşırtmadan saksıya nakledicem. Biber fidelerini saksıya alırken her fide arasında yumruk kadar boşluk bırakılacak. Nereden duydum/okudum hatırlasam yazıcam da biber fideleri böyle yakın olursa birbirlerine destek olur, daha iyi verim sağlanırmış. Domatesin tam tersi yani. ( domates fideleri arasında 50 cm boşluk, mümkün olan en derin saksı, hatta derin kök sebebiyle bahçe )

Bu saksıdaki önceki evimde domates fidesinin yanında kendiliğinden çıkıp inatla tutunmuştu. Buraya terfi ettirmiştim. İyi ki kıyamamışım da koparmamışım. Meğer dışbudak yapraklı akçaağaçmış bu :)
Boyu 20 metreye ulaşırmış bu ağaçların.
Kışın bildiğiniz kuru ölü bir çubuktu. Atsam mı diye de geçirdim içimden, ama atmadım. Hatta yanında çıkan sarı mine çiçekli ayrık otu bile koparmadım. Yarenlik etsin diye bir sardunya bile skuşturdum saksıya.
Baharda bu güzel yapraklar fışkırdı o kuru, ölü sandığım şeyden. Boşuna dememişler doğanın uyanışı diye. Demek ki akçaağacım da kış uykusundaymış.

Bu zavallıcık da aslında güzeller güzeli bir fiscus idi. Bir çeşit güve dadandı. Yaprakların altında resmen koza halinde yuva yapmış. Farkedip epeyce koza temizledim ama geç kalmışım anlaşılan. Budadım kel olana kadar.
Sonra yine baharda bu yeni sürgün patladı. Umarım inat eder de yaşar.
İşte hafta sonu faaliyetlei de böyleydi pisileri sevmek dışında.

7 Mayıs 2010 Cuma

sıcağı sıcağına

Efenim azzz evvel geldim sınavdan çıktım da. Teorik eğitim sonrası sınavı bu. Ayıptır sölemesi 80 aldım:) Bu yaştan sonra böyle övünmek de kısmetmiş. Ama bitmedi sonrası havuz, ondan sonrası tekne.
Yarın selluka tohumları konacak oksijenli suya, pembe domatesler şaşırtılacak.
Eve gelirken taksi şoförü ile o kadar güzel sohbet ettik ki, ben gurur duydum onunla kızı yerine. ( kızı gıda mühendisiymiş, pek güzel anlattı nasıl kuralcı olduğunu iyi çalıştığını, ne mutlu ona böyle onurlandırmış evladı onu )
Ama kendisine de söyledim sigarayı bıraksa keşke diye. Doğruladı beni doktoru da öyle demiş. Pek fenaydı öksürürken boğazından gelen kesik hırıltı.
Neyse bu saatten sonra şeytana uyup da yat geber yemeği yemeden yavaştan uyumalı.
Yarın daha aydınlık olsun gününüz de yüreğiniz de. O kadar çok huzur ve sağlık bekleyen var ki aramızda, toz pembe değil başımızın üstünde dönenen bulutlar. O yüzden gülümseyerek bitirdiğim her güne şükrediyorum.

5 Mayıs 2010 Çarşamba

selluka,scuba ...


Selluka tohumlarım bugün geldi. Nail Bey yollamış. Ofiste kargo gelince herkes başında. İçinden ne çıkacak diye deliriyorlar. Bu sefer de google amcaya sorup nefis selluka görsellerini görünce üzerime çullandılar isteriz diye.

Yağma yok, bu tohumlar benim :)

Dün başladım bu arada dalış sertifikası için kursa. Bu kadar yıl sonra tekrar öğrenci olmak garip geldi.

Selen; Tunç Hoca,Gökhan Hoca ve İpek Hanım çok güleryüzlü, çok içten insanlar. Yüzyüze görünce sanırım doğru seçim yaptım dedim. Kulaklarını çınlattık dün akşam bol bol. Tunç Hoca daha yeni gelmiş uzakdoğudan !

Evdeki pembe domates fideleri de artık şaşırtmalık hale geldiler. Yakında şaşırtma işini de halletmek gerek.

Kuzenimin kedilerinden birini pazar akşamı eve getirdim. Kuru mama biraz biraz yemeye başladı ve tuvaletini de yapıyor diye erken davrandım sanırım. Pazartesi bütün gün ağlamış, miyavlamaktan sesi kısılmış. Ben akşam eve gelince yazık nasıl sarıldı ayaklarıma. Kucağımda yarım saat titredi neredeyse. Üstelik koltuğa yapmış tuvaletini de eşek sıpası. Ama hata külliyen bende. Pazartesi gecesi kuzene geri götürdüm. Annesi ve kardeşlerini görünce dikti kuyruğunu havaya :)

Birazcık daha büyüsün o zaman geri gelicek, yani planlar şimdilik böyle...

Not 1 : resim asortik krep'in blogundan

Not 2 : Narince hatırlatma yaptı şarkısı için. O da buradan tık.

3 Mayıs 2010 Pazartesi

gdo kobayı olduk

Denetimin kaldırılmasıyla ithal edilen mısır miktarı 4 kat, soya ise 29 kat arttı

GDO kobayı olduk

ANKARA (Cumhuriyet Bürosu) - Ziraat Mühendisleri Odası (ZMO) Başkanı Gökhan Günaydın, Genetiği Değiştirilmiş Organizma (GDO) denetiminin kaldırılmasıyla ithal edilen mısır miktarının 4 kat, soyanın ise 29 kat arttığını açıkladı.

Tarım ve Köyişleri Bakanlığı’nın 26 Ekim 2009 tarihinde çıkardığı GDO Yönetmeliği’ndeki ithalata yönelik kurallar nedeniyle düşen mısır ve soya ithalatının, yönetmeliğin değiştirilmesinin ardından patladığı ortaya çıktı. ZMO Başkanı Günaydın, konuya ilişkin düzenlediği basın toplantısında şunları söyledi: “Denetim yapılan dönemde 1478 üründen 124’ü GDO’lu çıktı ve bunların ithaline izin verilmedi. Ama denetimin kaldırıldığı ve ithalatın katlandığı dönemde ülkeye giren bazı ürünlerin GDO’lu olup olmadığı belli değil. Ne yazık ki rant için, milyonlarca yurttaşımızın sağlığı riske atılmıştır!” Ortaya çıkan tablonun çok güçlü bir lobi faaliyetinin sonucu olduğunu söyleyen Günaydın, bu lobinin siyasal ve iktisadi etkileri bulunduğunu, kendilerinin de telefonla tehditler aldıklarını bildirdi. Tüketici Hakları Derneği (THD) Başkanı Turhan Çakar, tüketicilerin uluslararası tarım ve gıda tekellerinin kobayı durumuna getirildiğini belirterek “GDO riski bulunan hiçbir ürünü tüketmeyin” çağrısında bulundu.

Not : Metin alıntıdır ( 03.05.2010 tarihli Cumhuriyet Gazetesi, sayfa 20)

30 Nisan 2010 Cuma

hamili kart yakinimdir

Neden?
Zeynep bahsetmiş burada.
Çok sevindim.
Hem dişlerimi sıkıyorum o gezdikçe kıskanççlıktan,hem de ne zaman yeni resimleri görürüm diye hevesleniyorum:)

22 Nisan 2010 Perşembe

dalıciiiiim


Peh!
Sonunda bahar bacağını salladı ya. Ben de rezervasyon yaptırdım. 4-7 Mayıs Cmas1 sertifika için. Şimdi resme yalanarak bakıyorum ama çok yakında bizzat öyle bir dalışın içinde olacağım !
:)

12 Nisan 2010 Pazartesi

beni sevmeye cancan gelsin ilk !




Nalan demişti ki yavaş yavaş toparlan bana geliyorsun :)

Zaten sinir oluyorum, doğru dürüst bi televizyon bile seyredemiyoruz canımızın istediği gibi. Neymiş sınav varmış.

Ama kızıyorum şu Nalan'a; bu çirkin 2 parmak veletlere de arada göz kırpıyor. Neymiş sapsarı olan pek güzelmiş de acaba da.

En kısa zamanda ikna etmeli de evine kapağı atmalı. Di mi ama ?
Belki CANCAN gelir beni sevmeye :)

( Kuzen girdi sınava pazar günü diğer bir milyon ile birlikte, zor işleri zorrr )