31 Mart 2010 Çarşamba

bozcaada pembeleri


pda üyesi sevgili aslı'nın gönderdiği tohumlar buluştu toprakla.
bunlar sadece tohum değil.
amansız hastalıkların böyle pıtırak gibi çoğaldığı bir zamanda durup düşünmek gerekmez mi?
hatta yazdığı yorumda dememiş mi sümeyye hanım " biz parayla satın alıyoruz artık bu kanser denen mereti " diye.
alt tarafı bir tohumdan buraya kadar mı geldin demeyin.
nerelere gidiyor daha;
- gdo
- kısır tohum
- toprağı zehirleyen zirai ilaçlar
- bilinçsizlik nedeniyle tuzlanan tarım arazileri
- doğdukları andan itibaren alerjiden/antibiyotikten kurtulamayan çocuklar
- hamburgerde et yerine soya kullanıp et parasına sana bana kakalayan zihniyet
- şeker pancarı yerine mısır şrubu
- gıda üzerinden elde edilen akıl almaz kar

başladım mı duramıyorum sanırım.
bu tohumlar tüm bunlara inat işte :)
umut için, geleceğe dair inanç için.

30 Mart 2010 Salı

kuru bamya çorbası, olur mu olur

Kuru bamya.
Soran olursa sevmem :) Peh
Annecim geçen gelişinde sahile gidip gelirken görmüş göz ucuyla. Konyahan Etli Ekmek diye...
İyi ki görmüş.
Kuru bamya çorbasından istedik. Arkasından pide faslı olacak diye rica ettik, bir porsyonu ikiye bölerler mi diye?
- Hay hay dediler. 1/2 porsyon rahatlıkla doyurur bu arada.
Kuru bamya bu kadar güzel olabilir mi? İçine laf olsun diye değil ama tam da tadında ve kıvamında et konur mu?
Alt tarafı çorba deyip geçmem bundan sonra.
Annecim tez gelsin, yine gidelim.
Yine de bamyanın tazesi tabii ki favorim. Nasıl Tijen methiyeler düzüyorsa enginara, sultani bezelyeye benim de kırk şarkım var,kırkı bamya üzerine!
Arka balkonda devşirme bir küçük boy dondurucu bile var, sırf yazın daha çok bamya alıp gerçek güneşte yıkanmış domateslerle şöyle bir çevrilip kışa kadar saklansın diye:)
Ama illa ki içinde nar ekşisi olacak, illa ki!

29 Mart 2010 Pazartesi

bizi mi paketliyorlar ?


Dost Sufi burada anlatmış Sinsinya'nın öyküsünü.
Ofisten arkadaşım iki yıl önce bir yaz tatili yapmıştı Kabak'ta.
Gelmek zorunda oluşuna pişman dolaştı aylarca!
Öykü gerçek, yaşayanlar, yaşananlar gerçek.
Bir tek yöneticiler mi uykudadır ?
Tam da Anayasa Değişiklik paketinin içine 2B denen cinayeti de dahil etme nasıl bir zamanlamadır?
Bu kadar mı nefret edilir tabiat anadan ?
not : resim de sufi'den alıntıdır.

26 Mart 2010 Cuma

gitmiş nobel bağıra bağıra

Hayır neden diyorum nobel gitmiş bağıra bağıra diye, biliyoduk kardeş biz bunu :)

*Dunning-Kruger Sendromu- Psikolojide Nobel ödülü alan çalışma:*

Psikologlar Justin Kruger ve David Dunning'in tarihe geçmelerine vesile olan teorileri özetle, "cehalet, gerçek bilginin aksine, bireyin kendine olan güvenini artırır" der.
Metin çözme, araç kullanma, tenis oynama gibi çeşitli alanlarda yapılan araştırmaların sonucunda şu bulgulara ulaşılmıştır:
-Niteliksiz insanlar ne ölçüde niteliksiz olduklarını fark edemezler.
-Niteliksiz insanlar, niteliklerini abartma eğilimindedir.
-Niteliksiz insanlar, gerçekten nitelikli insanların niteliklerini görüp
anlamaktan da acizdirler.
-Eğer nitelikleri, belli bir eğitimle artırılırsa, aynı niteliksiz insanlar, niteliksizliklerinin farkına varmaya başlarlar..
Değerlendirme zaafı:
İki uzman daha sonra, bu teorilerini test etme fırsatı da buldular. Cornell Üniversitesi' nden 45 öğrenciye bir test yaptılar, çeşitli sorular sordular.
Ardından öğrencilerden "testin sonucunda ne kadar başarılı olacaklarını tahmin etmelerini" istediler.
En başarısızların (yani sadece yüzde 10 ve daha az doğru cevap verenlerin), testin yüzde 60'ına doğru cevap verdiklerine, ayrıca iyi günlerinde olsalar yüzde 70'e ulaşabileceklerine inandıkları ortaya çıktı.
En iyilerin (yani en az yüzde 90 doğru sonuç alanların) en alçakgönüllü denekler olduğu (soruların yüzde 70'ine doğru cevap verdiklerini düşündükleri) görüldü. (Not: Dunning ve Kruger bu çalışmalarıyla 2000 yılında Ig Nobel * de kazandılar.)
Çalışan, kendi kapasitesini değerlendirmekten ve eksikliğini teşhis etmekten acizdir. Ama asıl vahim olan, bu "yetersizlik + haddini bilmeme" kokteylinin, mesleki açıdan, karşı koyulmaz bir itici güç oluşturması.
Kariyer açısından bir eksiyken, artıya dönüşmesi.

İşinde çok iyi olduğuna yürekten inanan "yetersiz", kendini ve yaptıklarını övmekten, her işte öne çıkmaktan ve haddi olmayan görevlere talip olmaktan en küçük bir rahatsızlık duymayacaktır. Aksine bunu bir "hak"olarak görecektir.
Bu arada, gerçekten bilgili ve yetenekli insanlar ise çalışma hayatında "fazla alçakgönüllü" davranarak kendilerine haksızlık edecekler, öne çıkmayacaklar, yüksek görevlere kendiliklerinden talip olmayacaklar, kıymetlerinin bilinmesini bekleyecekler (ve bilinmeyince için için kırılacaklar ve kendilerini daha da geriye çekecekler) ve muhtemelen üstleri tarafından "ihtiras eksikliği" ile suçlanacaklardır. Sonuçta, "kifayetsiz muhterisler" her zaman ve her yerde daha hızlı yükselecekler ve daha yukarılara çıkacaklardır.
Etrafınıza bir bakın, uzmanlara hak verecek misiniz ?

25 Mart 2010 Perşembe

karajan dayı !

Herbert Von Karajan
Bizim evde adı Karajan Dayı.
Her pazar günü araya şişman politikacılar girmezse tadına varılan Hikmet Şimşek'li
Pazar Konserleri sebebiyle bizim aileden.
Buradan buyrun...

24 Mart 2010 Çarşamba

saplı et


Paşam saplı et istemiş. Ne o dediğimizde saplısı var hani bir de babannem yapıyo sapsızından dedi.
Hah dedik, pirzola bu.
Ama annesine de sormuş kuzum pahalı mıdır diye ? O bize kıyamıyor biz ona.
Bir de yanına patates püresi, ama illa ki Aysun'un sütü ve kremasından konacak içine.
Babannesi de kuzuya pilav yapacak.
Vallahi o yiyecek ben doyacağım a dostlar !

22 Mart 2010 Pazartesi

canı zor kurtuldu



Bu hafta sonu gittim kuzene. Kuzen bahane, kediler şahane!
Bir de o şerefsiz katil erkek kedi olmayaydı. Küçük sarı kedinin cırıltısına koşmuş teyzem. Pisiler evin önündeki açık balkondaydı, demek ki yeterince güvenli değil orası. Annesi başlarından ayrılınca katillere gün doğmuş.
Siyah/beyaz olanın boynunun iki yanında diş izleri, çok da kan kaybetmiş ama şimdi güvende. Evin içinde artık yavrular, kıyamadık çıkartamadık dışarı. Biraz kendilerine gelsinler.
Anneden ayrılacak gibi olduklarında içlerinden birini de ben alıyorum. Hadi bakalım :)
Öptük sizi anacım...

Bu arada korkmayın siyah pisinin gözünden, bu akşam telefonda öğrendim, gözü iyileşmiş.

Not : 23.03.2010 tarihinde evin diğer hamile kedisi "Hamur" tam 5 yavru doğurdu. Evin içi ciyak ciyak. 8 yavru !!!!

12 Mart 2010 Cuma

pembe ve kırmızı karışık uşak

Bizim pembe domates ağı içinde dağıtım şeklimiz belli.

İlk tohumları sağladığımız üyelerimiz - manifestomuza sıkı sıkı bağlı kalarak ürettikleri - domateslerden aldıkları tohumları yine ağa dağıtılmak üzere bize geri gönderirler. Ya da zaten aynı yörede kendileri senelerdir üretim yapmaktadırlar aynı bu ağın kurulmasına sebep olan rahmetli Hafize nine gibi.

Uşak yöresinde yetiştirip bize tohumları geri gönderen bir üyemizin tohum zarfı beni ne çok mutlu etmişti.

Üyemiz bizden aldığı tohumları dedeciğine vermiş, o da Uşak'ta evinin bahçesinde senelerdir yaptığı gibi hormonsuz/ilaçsız/zehirsiz yetiştirmiş güzelim pembeleri itinayla özenle.

Sonra tohum alma zamanı geldiğinde ( tabi yere en yakın olan tohumluk olarak bırakılıyor, ara ara kontrol ediliyor ki çürümesin, hastalık bulaşmasın , iyice olgunlaşıyor dalında ) tohum alıyor.

Önce kendi kırmızıları ve bizim pembeleri ayrı ayrı tasnif ediyor ama sonra unutuyor bir kısmı ayrılmadan karışıyor. Üyemiz kıyamamış bize karışık olanları da ayrı bir poşetin içine koymuş bu hikayeyi de anlatan bir mektupla göndermişti.

En değerlileri onlardı benim için , nerede, nasıl güzel bir özenle yetiştiklerini bilmek bir yana o yaşta hala bağ bahçe ile uğraşan bunu zevkle yapan bir toprak insanının bahçesinde yetişmişler.
Karışmışlar ne gam, pembe olsun kırmızı olsun önemli olan temiz olması, tekrar o tohumlardan yine mucizeler yaratacak kadar doğurgan olması, kirlenmemiş olması...

Ötesi var mı ?

Not : Beste yazınca ben de ona yorum yazarken aklıma geldi. Uzun uzun orada yazmaya başladım sonra buraya taşımak istedim. Hem selam olsun Uşak'taki dedeye !

11 Mart 2010 Perşembe

ekşi sözlük-kutsal bilgi kaynağı

Olmayaydı bu kutsal bilgi kaynağı, ben nasıl bu kadar duygulanırdım. Bu kadar mı bereketlidir ülkem, adiye hırsıza arsıza rağmen bu kadar güzel insanlar da mı gelir yeryüzüne ?

Sabredin ve okuyun lütfen.

......

Şurada yazıyor, alıntıladım olduğu gibi aşağıya,


// yazar, derlemeci, radyo programcısı... ümit kaftancıoğlu (garip tatar), "yaşamın direnmek" olduğu kıtlık yıllarından 1935'de (yazarın bazı eserlerinde doğum tarihi 1934 yazmaktadır. bilgilerine başvurduğumuz aile bireyleri ise 1935 olduğunu söylemişlerdir.) ardahan'ın hanak ilçesine bağlı koyunpınar köyünde, yedi çocuklu yoksul bir ailenin beşinci çocuğu olarak "merhaba' demiş hayata.
kaftancıoğlu doğumuyla ilgili, "1934 yılı yazında yada güzünde doğduğumu söyler anam. doğumda yanında kimse bulunmadığı, ailede çok çocuk olduğu için doğumumuzun bilinmesi, önemsenmesi söz konusu olamaz" der. daha ilkokula başlamadan, okuma yazmayı öğrenerek, köyün mektupçusu ve köy odalarının kitap okuyucusu olmuştur.
1942'de aç açık ilkokula başlama hevesini şöyle ifade ediyor: "... ilkokula gidecek giyimim yoktur. diz boyu, adam boyu karı yalın ayak çiğnedim. üstelik karnım da açtı. yolda yorulup kaldığımda başkalarının yardımıyla adım attığımı çok iyi bilirim. üç ay sonra da okula gidecek gücüm kalmadığından bıraktım."
ertesi yıl yeniden gider ilkokula ve aralıksız devam ederek başarıyla bitirir. ama el kapısında bulur kendini, çobanlık yapar. 1940'lı yıllarda yoksul köy çocukları için kurulan köy enstitüleri'ni kurtuluş kapısı olarak görür. "ilkokulu bitirir bitirmez tek kapımız, kâbemiz köy enstitüsü'ne cılavuz'a (susuz/kars) başvurduk." ilçeden yaptıkları başvurular sonuçsuz kalınca içinde bir isyan başlar garip'in. "çayırlar biçildi, tarla biçildi, harmanlar dönüyor, el kadar kağıttan haber yok... garip artık bir dahaki yazı düşünüyor: "kim bilir kimin kapısında olurum, artık gani ağa'nın kapısı kilise kapısı olsun" diyor içinden. "bütün yelatan'ı taşıdık, gene de bitmedi bunların işi... en iyisi kartal kayası'ndan atayım kendimi de kurtulayım. o ki kazanamadım, ne yaşayacağım?!.""
ne kadar da karamsar olsa yüreğinde umut filizlenir kırlarda. karlı bir havada cılavuz köy enstitüsü'ne gitmek için üç arkadaşıyla beraber yalın ayak, yalın yürek yola çıkarlar. iki gün boyunca yaya gittikleri bu yolculuk onun gözünde "ölüm yolculuğu"dur. zorluklarla kaydolduğu enstitü onun için yeni bir yaşam yeni bir pencere olur. "köy enstitüsü gerçekten bir cennetti, sıcak bir yuvaydı, yaşamdı. insan olduğumuzu orada anladık."
kaftancıoğlu cılavuz köy enstitüsü'nü başarıyla bitirir ve mardin'in derik ilçesine öğretmen olarak atanır. güneyi tanıma fırsatı, derik'te öğretmen olarak unutulmanın acısını azda olsa unutturur ona. mardin'de kaldığı üç yılda ağalık düzenini, halkın sefaletini ve kurşun seslerini daha da yakın hisseder yüreğinde.
yıl 1961, kaftancıoğlu balıkesir necati eğitim enstitüsü'nün edebiyat bölümünü bitirerek rize'nin pazar ilçesi ortaokulunda türkçe öğretmenliğine başlar. fakat uzun sürmez. öğretmenlikten ayrılarak yedek subay olarak askere gider.
askerlik dönüşü hayatında yeni bir sayfa açılır. trt'nin açtığı sınavı kazanarak köy yayınları bölümünde göreve başlar. trt istanbul radyosu'nda "av bizim avlak bizim" ve "dilden dile" gibi programlarla halk kültürünü, halk aşıklarını, halkın eksiğini ve sıkıntılarını mikrofona taşır. "gerçek edebiyatın halkın ağzında, dilinde olduğunu bilmeliyiz. halkın sözlü edebiyatını yazıya geçirecek, değerlendirecek olanlar da halk çocuklarıdır." der. bu gözlemlerini doğrularcasına, anadolu'yu gezerek derlemelerle halkın sözlü edebiyatını ve halk türkülerini yazıya döker. günümüzde bile sevilerek dinlenen "evreşe yolları dar" ve "yüksek yüksek tepelere ev kurmasınlar" türküleri kaftancıoğlu'nun derlemeleri arasındadır.
radyo programcılığının yanı sıra çeşitli gazete ve dergilerde politik ve sanatsal yazılar yazar (cumhuriyet, milliyet, yeni ortam, yeni halkçı, varlık, türk dili, güney, ilgaz, yeni ufuklar ve aydınlık). onun gözünde politika da sanat da halk ve cumhuriyet için yapılmalıdır: "benim köyüme, benim ulusuma yararı, yardımı dokunmayan bir yazı, bir sanat sıfırdır."
yedi yıl fiilen yürüttüğü köy yayınları bölümünden alınarak kültür yayınları bölümüne verilir. yeteneğine, bilgisine ve başarısına güvenen kaftancıoğlu bu görev değişikliğine içerler. tepkisini şu sözlerle dile getirir: "... gerek 12 mart muhtırasının etkisiyle, gerek nihat erim adındaki başbakanın açık baskısıyla, bir takım soysuzların da gizli açık-kapalı ihbarıyla bu servisten alınarak istanbul radyosu kültür yayınları'nda görevlendirildim."
azmini ve başarısını kültür yayınlarında da sürdürür kaftancıoğlu. bir gün istanbul radyosunun kapısında genç bir delikanlıyla karşılaşır. bu delikanlı uğur dündar'dan başkası değildir. bu karşılaşmayı uğur dündar hürriyet (5 temmuz 1998) gazetesindeki köşesinde şöyle yazmaktadır: "...nitekim 1970 yılında trt büyük bir sınav açtı. binlerce adayın katıldığı sınavda çok başarılı bir kağıt vermiş olmama karşın, torpillilerin öne geçmesinden korkuyordum. uykularımı kaçıran sınavın sonuçları bir ilk yaz günü açıklandı. kazananların listesi istanbul radyosu'nun girişine asılmıştı. koşarak girdiğim radyoevinin kapısında, önümü heybetli bir kişi kesti. ona, sınav sonuçlarını öğrenmek için geldiğimi ve adımı soyadımı söyledim. sonradan ümit kaftancıoğlu olduğunu öğrendiğim heybetli radyocu; "bak uğur dündar, beni iyi dinle" dedi. "sınavı kazandın. gelecekte çok ünlü ve başarılı bir kişi olacaksın. doğruluktan ayrılma, kimseyi kıskanma, işini sev ve halkını satma. haydi bakalım yolun açık olsun!" kaftancıoğlu adeta bir kâhin gibi konuşmuştu. koşarak geldiğim radyoevinden uçarak ayrıldım."
uğur dündar'a verdiği nasihat onun kişiliğidir. onun yüreğinde halk ve insan sevgisinden daha üstün bir sevgi yoktur. eserleri incelendiğinde, anadolu'dan ve halkından kopmadığı görülür. dili halkın dilidir, yaşamı halkın yaşamıdır. onun gözünde insansız bir ortamda yaşam yoktur, sönüktür. "dünya'nın atmosferi, kabuğu, mağması, ekvatoru insan bana göre. insan yığınları, toplum, topluluk... insansız, ıssız bir lokantada yemek yiyemedim, üç beş kişiyle sinema seyredemedim. üst üste ağzına kadar dolu belediye otobüsü, korsan bir münibüs bana yaşamı vurgulamıştır."
bahar mevsiminin filizlendiği günlerden 11 nisan 1980. her gün olduğu gibi o günde önce kızı pınar'ı okula bırakacak sonra trt'ye gidecektir. arabasına yönelir, kızı pınar 7-8 metre uzağındadır. arabasının camını silmeye başladığı sırada, katillerinin "sen ümit kaftancıoğlu'musun?" sorusuyla karşılaşır. "evet benim" kelimeleri namluların kendisine doğrulması için yeterli olmuştur. ve namlulardan 16 kurşun sayılır kaftancıoğlu'nun bedenine. korkudan titreyen pınar annesine koşar. bir anda ortalık sessizliğe bürünür. korkudan herkes kaybolur. uzun bir sessizlikten sonra koşuşturma başlar sokakta. ambulansta defalarca kızı pınar'ı sayıklar. olay anında babasıyla katiller arasında geçen konuşmaları çok net duyan pınar, daha sonra katillerden birini de teşhis etmekte zorlanmaz.
kaftancıoğlu, geride gözü yaşlı bir eş (nurcan hanım), ali naki ve pınar adında iki yürek ve bir de kültür hazinesi bırakarak kapar gözlerini yaşama.
ertesi gün 12 nisan'da, radyodan daha önce kaydedilmiş sesi yankılanır: "şunca yaşamın içinde ölüm için, ölen için gözyaşı döktüğümü anımsamıyorum. bir evin en önemli kişisi, en yakınım ölünce de duygum değişmemiştir. yaşamın içinde olup da ölü için gözyaşı dökenlere çok üzüldüğümü söyleyebilirim. susmuş bir ev, canlılığını ve yaşam kavgasını duraksatmış bir ortam için elbette üzülürüm. ve üzüntümün ağır yanı burasıdır. ölümümde eşim, çocuklarım en yakınlarım bile tek bir damla gözyaşı dökmesin istiyorum. benim için caddeleri dolaşsınlar, bir gazete alsınlar, bir kitap karıştırsınlar, kalabalık bir sinemaya gitsinler, bir konferans, bir konser dinlesinler. ölüm hiç önemli değil, yaşam var dağ gibi, yaşam var gökyüzü, deniz... o insana şaşarım, binbir meyve yüklü bir ağacın altında yere düşmüş sararmış bir yaprağa üzülsün."
peki ümit kaftancıoğlu'nun katillerinin sonu ne oldu? bu sorunun cevabını sayın inci hekimoğlu, vatan yahut susurluk kitabında çok açık bir şekilde dile getiriyor: "12 eylül askeri darbesinden sonra kaftancıoğlu'nun katillerinden a. m. k. ve b. ç. yakalandı. a. m. k. polis ifadesinde 'ügd üyesi olduğunu, eylem emrini istanbul ügd başkanı h. k.'ten aldıklarını ve i. ç. ile y. t.'nin de kendisiyle birlikte eyleme katıldığını" söylüyordu. olayda kullanılan silahlar da gömüldükleri yerden çıkarılmış ve kaftancıoğlu'yu öldüren kurşunların ait olduğu silah bulunmuştu. pınar kaftancıoğlu ise, sanığı teşhis etmekte hiç zorlanmamıştı. olaydan 6 yıl sonra görülen davada askeri mahkeme 'b. ç.'nin delil yetersizliğinden beraatına, m. k.'nın ise taammüden adam öldürmek suçundan idamına' karar verdi. ancak, askeri yargıtay sanığın 'asli fail değil, feri fail' olduğu gerekçesiyle kararı bozdu. bozmaya uyan mahkeme m. k.'nın 'cürüm işlemek için oluşturulan silahlı teşekküle girdiğini' sabit görse de, bu suçtan açılan davanın zaman aşımı nedeniyle düşmesine; ümit kaftancıoğlu'nun öldürülmesine yardım etmekten 8 yıl 4 ay ağır hapis cezasına çarptırılmasına karar verdi. m. k. bu cezaya göre 4 yıl yattı. diğer sanıkların ise mahkemeye göre kimlikleri tespit edilemedi."

kaftancıoğlu'nun ilk öyküsü "bir bahs" 1954 yılında varlık'ta yayımlanır. 1970'lerden sonra edebiyat alanında dikkat çekmeye başlar. 1972'de yayımlanan "dönemeç" adlı öykü kitabı trt büyük ödülünü alır. bu ödül kaftancıoğlu'nun edebiyat alanında tanınmasına yol açar. dönemeç onun için bir başlangıçtır ve olumlu bir etki bırakır. adnan binyazar "dönemeç" için: "dönemeç serüvenli bir yolculuk. yalın ve süssüz bir anlatım. kavimler göçünde olduğu gibi kıtlıktan, yoksulluklardan kurtulmak için adanmış topraklara yapılan göçün çağdaş uzantısı... işıksızlıktan, aydınlığa geçiştir. karanlığın ışığı arayışı, aydınlığa özlemdir." yorumunu yapar. yine aynı yıl yayımlanan hakullah adlı röportajı milliyet gazetesi ali naci karacan ödülünü kazanır. her yayımlanan eseriyle edebiyat dünyasındaki yerini daha da sağlamlaştırır.
doğan hızlan ve fakir baykurt'a değin, yirmi bir yazar, eserleri hakkında otuza yakın makale ve olumlu eleştiriler yazar ve bir o kadar da söyleşiler yayımlanır. bu yazılardan birinde fakir baykurt, kaftancıoğlu' nu şöyle anlatmaktadır. "... kaftancıoğlu'nun dikkati çeken başlıca özelliklerinden biri, dilindeki zenginliktir. doğu anadolu, bütün başka yoksunlukların tersine, bir kültür ve dil hazinesidir. orada kat kat uygarlıklar, her uygarlığın zamanımıza kadar birikip gelen katılımları bir dil coşkunluğu, bugün doğu halkında renkli, sanatlı bir anlatımı adeta gelenek haline getirmiştir. her türlü dil ve anlatım sanatını kendi kişiliğinde toplamış pekçok insan, her biri birer bilge gibi köylerin tozu toprağı içinde ömür sürmektedir. ümit kaftancıoğlu, bu kültürü çok iyi özümsemiş, kendine mâletmiş, üstelik gördüğü eğitim ve kendini yetiştirme çabasıyla aydınlanmış umut verici bir yazarımızdır."
okumanın, karanlığa tükürerek zamanı altın yıldızlarla süslemek olduğuna inanan kaftancıoğlu, yaşamını zamana karşı örerken iki bine yakın kitap okuduğu ailesi tarafından söylenmektedir. //

(mehmet bayrak, köy enstitülü yazar ve ozanlar)

yapıtları:

dönemeç (öykü, 1972)
hakullah (röportaj, 1972)
yelatan (roman, 1972)
tek atlı tekin olmaz (halk masalları, 1973)
tüfekliler (roman, 1974)
köroğlu kolları (halk destanları, 1974)
köroğlu (halk destanları)
altın ekin (roman)
istanbul allak bullak (öykü)
çarpana (öykü)
salih bey (öykü)
kekeme tavşan (çocuk kitabı-öykü, 1976)
kan kardeşim dorutay (çocuk kitabı-öykü 1978)
şülgür deresi (çocuk kitabı-roman)
çoban geçmez (çocuk kitabı-öykü)
hınzır paşa (çocuk kitabı-öykü)
çizmelerim keçeden (çocuk kitabı-öykü)
dört boynuzlu koç (çocuk kitabı-öykü)
(evin, 13.05.2006 00:59 ~ 12.05.2007 12:11)

10 Mart 2010 Çarşamba

Rossini Menüsü

Dün akşam Kadıköy Süreyya'da Rossini Menüsü vardı.
Evet ancak ikinci perdede Figaro ile düette bir ara çok güzel elektrik aldım ama...
Lütfen Akm bir an önce açılsın. Orada Othello üstüne de İstanbul gibi enfes bir gösteriyi hızımı alamayıp iki kez seyrettikten sonra Süreyya'daki performanslar ancak okul piyesi kadar zevk verebiliyor, üzgünüm.
Asla şımarıklık,kapris değil keşke opera sahneleri daha da çoğalsa ama keşke hepsi de Akm kadar olsa !
Beklemekteyim sabırla :)